14 Temmuz 2011 Perşembe

Başakspor ve Şıhali Yalçıner

Karaman’dan bir futbol öyküsü ve emekle işlenmiş, zorlu bir hayat. Futbolun başka dilde konuşulduğu bir zamandan yarınlara Karaman Başakspor’un yankısı kalmıştır belki, kim bilir?


Futbolun delik deşik edildiği bir dönemdeyiz. Şikenin delillerini tam olarak göremedik ama konuşulanlar, tartışılanlar nereden bakarsak bakalım, sporu spor olmaktan çıkardığımıza net delil olarak gösterilebilir. Sahi; insanlar neden spor yapar?

Milli Takım, zaman zaman San Marino’yla eşleşir ve hemen kadrosu sıralanır: Kaleci marangoz, sağ bek terzi, stoper öğretmen, önlibero kasap, santrafor muhasebeci… Biz de toplum olarak buna güleriz. E bizim Milli Takım'dakiler neci?


Neyse, lafı darbe sonrasında inadına Karaman’a spor yaptırmayı hedeflemiş bir spor adamı olan Şıhali Yalçıner’e ve Karaman Başakspor’a getireceğim. Yalçıner’in hayatı üniversitelerde, tiyatro sahnelerinde ve futbol sahalarında geçmiş. Gazetecilik ve öğretmenlik yapmış. 12 Eylül’ün adaletsiz uygulamaları yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Şimdi Hollanda ve Türkiye arasında gidip gelen, önemli bir tiyatrocu. Ancak darbe sonrasında başından geçenler roman gibi. Onun ağzından darbe sonrasında Karaman’ı ve Başakspor’un öyküsünü okuyalım:

1948, Karaman doğumluyum. Futbol hikayem bütün çocuklarınki gibi mahalle arasında başladı. Karaman’da bizim Kır Mahalle vardı, mahallenin takımı da Kalespor’du. Kalespor’un formasının üzerinde de siyah-beyaz bir kartal resmi vardı. Çocukken atletlerimizin üzerine kartal resmi çizerdik ve o atletlerle saatlerce maç yapardık. Kimimizin babası manifaturacı, kimimizin bakkal, kimimizinki manav… Esnaf adamlar, top için para alabilirsen al bakalım. O yüzden aramızda para toplar, herkesin ortaya koyduğu parayla top ve mes lastik alırdık. Mesin altına kabara (ayakkabı çivisi) takardık. Bazen bu kabaraları normal ayakkabıma da çakardım. Babam başlardı “Vay siz kışlık ayakkabıları rezil ettiniz” diye. Daha sonra ortaokul ve lise hayatı başladı. Lisede okul takımına girmek çok önemliydi. Orada oynamaya başlayınca çok popüler oldum. Ben kendimi bildim bileli orta saha oynarım, hücuma yöneliktir işim. Çünkü kondüsyon ve yapı biraz sağlamdır bende. Bunlar teknikle birleşince, “Yürü be Pele!” derlerdi bana. Ben de gazı aldıkça basıyordum çalımı geçiyordum.

Karaman’daki takımlar sonradan birleştirildi ve iki takım kaldı: Yunusemre ve Karamanspor. Biz Yunusemre’de kaldık. İsmi daha çok hoşumuza gidiyordu. Mahallede, arka sokaklarda Brezilyalı çocuklar gibi, kafayı kaldırarak oynamaya başladık. Cruyyf’a Cırayf, Ajax’a Acaks diyorduk. Tarlada dikenli otları ayıklayıp, yalın ayak, torbanın içine eski naylon çoraplarını sarıp yaptığımız futbol toplarının peşinde koştuk.
Babamız, eşraftan olduğu için bir sinema bir de top parası apartmaya başladık. En büyük tutkum dükkandan futbol ve sinema parası çalmaktı. Ağabeyim vermiyordu çünkü. Babamsa kasaları serbest bırakırdı, “çocukları sıkmayın” derdi. Lise bitince önce spor akademisine, sonra Goethe Enstitüsü’ne girdim. İki aylık bir serüvenden sonra ekonomi okumaya döndüm. Futbol hiç çıkmadı hayatımdan.

Karaman’da takım kuruluyor

Sonra Karaman’da güçlü bir takım oluşturmak için bizi her hafta Karaman’a götürürlerdi. İstanbul’dan otobüslerle memlekete taşınıyorduk. O zaman sol hareketin içinde de yer almaya başladım. Spordan gelen popülaritem düşüncedeki örgütlenmelere çok yansıdı. İsmi Şıhali ama solcu. Türkiye amatör elemelerinde hep şampiyon olurduk. Konya temsilleri için iki ya da üç takımla deplasmana giderdik. Konya Demirspor’u da çok severdik. Adana Demirspor’la dostluklarımız başladı. Onlara “Dem Dem” denirdi.

Kısaca araya gireyim. Şıhali Yalçıner, bu dönemde eğitim hayatında felsefeye yöneliyor ve tiyatro çalışmalarına yoğunluk veriyor. Ancak baskılar artınca memleketine dönerek bir taraftan yerel bir gazetede çalışıyor, diğer taraftan öğretmenlik yapmaya başlıyor. Buradan Yalçıner anlatmaya devam etsin:

Derken 12 Eylül bindi tepemize. Bu sefer gazetelerde de tat kalmadı. Basın hayatı zaten sansürlüydü, iyice tepesine bindiler. Bunun yanı sıra ben ne yapabilirim derken, futbolculuğumdan dolayı, profesyonel kurslara katılmak istedim. İzmir’de profesyonel antrenörlük diploması aldım. Ondan sonra Başakspor diye 12 Eylül öncesinde solcuların, emekçilerin, esnafın, matbaacıların kurduğu renkli bir takımda çalışmaya başladım. Adı komünist, solcu bir takım. İyi ama Amatör 3. kümede, yani en alt küme. Ben profesyonelim ama serde solculuk var. Okuduğumuz yazarlar var, kitle sporu nedir sorusuna verilmiş yanıtlar var. Doktor da öğretmen de bakkal da spor yapsın diyoruz. Benim ağabeyim iyi futbol oynuyorsa, fırıncı olması suç mu? O da yapsın. Matbaacı çırakları da yapsın. Spor kitlesel bir şey olmalı. Bir de öğretmenlikten geliyorum ve öğrencilerimin gözünde idolüm, 12 Eylül öncesinde saldırıya uğramış, tutuklanmış bir öğretmen… İsmail Kurtları okuyarak büyüdük. Gazeteciliğimizin verdiği avantajla araştırıyorduk, gazetede yazıyorduk.

12 Eylülcülerin benimle ilgili en kızdığı şeylerden biri buydu; popülaritem vardı. Yani tribünde bana küfür eden yok. Başakspor maceram 3. Amatör Lig’de yaptığım bir oyuncu seçmesiyle başladı. Biz o yıl hemen 2. Amatör Lig’e yükseldik. Öğretmenliğimden dolayı tanıyorum gençleri. Bir de haksızlığa uğrayan, başka takıma giremeyen yetenekli oyuncular bana geliyordu. Ayakkabı için, forma için Bifa Bisküvileri, Saray Şekerlemeleri’ne gittik. Belediyeye gittik belediye otobüsünü aldık, mazotu kendimiz koyup deplasmana gittik.

O dönemlerde akıllı insanlar, çağdaş insanlar, sağ partilerdeki insanlar bile benim futbol kariyerime laf edemiyordu. Edemedikleri için çocukları sokakta boş bırakmamak için “Şıhali çocuklarla ilgileniyor” diyenden destek gördüm. Mantıklı yatırımcılar tabii ki destek veriyordu. Ayrıca onlar da top oynuyordu. Mesela Bifa’nın sahibinin oğlu takımda futbolcuydu. Biz bir şartla oyuncu alıyorduk, önce minik ve yıldız takımımızda oynayacaksın. Bizim yetişkin takımımızda diş hekiminden öğretmenine, eczacısından gazetecisine kadar insanlar vardı.

Dışarıdaki maç da 11’e 11

12 Eylül sonrasında köy, okul, mahalle takımları için yaptığım seçmeleri inatçı bir şekilde sürdürdüm. Çocukların milli olabileceğini, üniversite okuyup hayatlarını kurtarabileceklerini anlatıyorduk. Dışarıdaki hayatın da 11’er kişilik iki takımdan oluştuğunu, hayatın da kurallarının olduğunu, iki direğin arasından topun nasıl geçeceğini herkesin öğrenebileceğini anlattık. Velhasıl Başakspor kendi yağıyla kavrulan, altyapıdan üreten, üstte başarılı olan bir kulüp haline geldi. Başakspor’a ben 78’de oyuncu olarak döndüm. 81 yılında hocalığa başladım. Altı, yedi sene bu hikaye sürdü. Sağlam kişiliği olan, doktor olsun, eczacı olsun meslek sahibi insanlar vardı. Liseyi yeni bitirmiş işsiz gençler için konuştuğumuz bütün müesseslerde iş bulmaya çalıştık. Hiç değilse işçi olsun, işe aldırdık. Bu adam üretsin, 24 saat futbol oynayacak değil ya. Günde iki saat koşacak. Zaten abartırsa sürantrene olur. Kaş yaparken göz çıkarırsın. Yıl 88’e geldiğinde saldırının, işkencenin dozu arttı. Her yandan kıskaca almaya başladılar. Beni gitgide yalnızlaştırdılar. Öğretmen gelir, tutar götürürler ekmeğinden olur. Öğrenci gelir götürürler, sporcu gelir götürürler. Evinde misafir olur, örgüt diye basılır. Yurtdışına gittim ve tam yedi yıl Türkiye’ye dönemedim. Gelemezdim çünkü pasaportumu vermiyorlardı, vatandaşlık tehlikesi vardı. İnanılmaz iddialarla geldiler. Amsterdam Gençlerbirliği diye bir takım, gider gitmez kaptı beni orada. Üç yıl veteran takımlarında oynadım ve şampiyon olduk.

Hikayenin daha çok detayı var ama zaten lafı uzattıkça uzattık. Yani sözü özetlemek gerekirse, ligden düşünce her şey bitmiyor. Belki başka bir şeylere ulaşmak için bir yol açacak. Futbol bizim aşkımız, karanlık işler değil. Bu yazıyı Şıhali Yalçıner’in spor ve sanata dair sözleriyle noktalayalım:

Aşk bir şey üretmiyorsa, ondan bir aşk olmaz. Aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır. Ben o zaman spor ve sanatı ne olursa olsun aşkla yaptım. Mesleğim ne olursa olsun, önceliğimi onlara verdim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder